ZOOM!
1994'te bir kaza sonucu aramızdan ayrılan
sevgili Dr. Gani BAHADIRLI'nın anısına.
Ona söz vermiş,
"Peki yarın gelir ve elimden geleni yaparım." demiştim.
Telefonu
kapattığımda, "Izin alınmış mı?", "Gizlice mi yapılacak?", "Bir sorun çıkabilir
mi?" gibi sorular kafamda uç vermeye başlamıştı bile.
Ürolog arkadaşım,
yarınki ameliyatını kameraya çekmemi istiyordu. Benim amatör çoşkumu sezmiş,
bilerek kışkırtıyordu: "Üzerine sonradan seslendirme yapabilir miyiz?" diye
soruyor, "Fon müziği koyarsak daha kolay izlenir, ne dersin?" diyordu. Amacı bu
işten benim de keyif alabilmemdi.
Ona "dubbing"
yapamayacağımızı; canlı çekim anında ne konuşulursa herşeyin olduğu gibi kayda
geçeceğini anlattım. Görüntüde montaj mümkünse de, sese birşey yapamazdık;
bunu bilmeliydi.
Oysa günümüzde
video kayıt cihazlarının ilk başlardaki albenisi kalmamıştı. Ilk kullandığım
günlerdeki kadar keyif alamıyordum. Ama ilk kez bir ameliyata, ameliyathane
ortamına girecekti. Bu yeni birşeydi.
Ertesi gün,
kamerayı yüklenip, verilen saatte ameliyathanede oldum.
Başlangıçta herşey
alıştığım gibiydi. Üzerime yeşil ameliyat gömlek ve pantolununu geçirdim.
Islaktı giydiklerim.
Yanyana üç
ameliyat masasından diptekinde çalışacaktık. Ürolog cerrah arkadaşım hazırlığını
yapmıştı. Biraz gergin görünüyordu. Maskesinin üzerinden tedirgin bir çift göz
beni göz altına almıştı bile.
Anestezi
makinesinin hemen arkasına düzenimi kurup, hazır olduğumu söyledim.
"Hastanın
uyumasını bekleyecek miyiz?" diye sordum.
"Iyi olur!"
dediğine bakılırsa, hastanın bu çekim işinden haberi olmayacaktı.
Merak edip sordum;
"Vak'a nedir?"
60 yaşında, erkek
hasta... prostat büyümesi sonucu takibe alınmış... ikinci devrede (ilerlemiş)
kötü huylu bir prostat kanseri düşünülüyor... Uygulanacak olan operasyon,
prostat dokusunun tümüyle çıkarılması... Aynı ameliyat sırasında, tümöre ait
bir yayılım var mı yok mu anlamak için; karın içi lenf düğümlerinden
örneklemeler yapılacak...
"Batın kesisi
nasıl olacak?" diye soruyorum. Amacım hastanın hangi pozisyonda yatacağını
öğrenmek.
Hemen
belirtiyorum; filme hastanın cinsel görüntüsü girmezse iyi olur. "Nasıl istersen
öyle örteriz." diyor; rahatlıyorum.
Ilkin farkında
olmadığım birşey, yavaş yavaş içimde büyüyor. Hemen herşeye bir başka gözle
baktığımı, kamera vizörünün etkisi altına girdiğimi hissediyorum.
Üzerime telaşla
geçirdiğim yeşil giysiler ıslak ve nemli! Bunda şaşacak bir şey yok, her zaman
ıslaktırlar, ama bu kez, belki de ilk kez, bunun rahatsızlığını duyuyorum!
Ayağıma giydiğim galoşların
üzeri kirli ve kanlı! Kimbilir hangi zamandan kalma kan lekesi, iyice
siyahlaşmış; düştüğü günki damla görüntüsünü inadla koruyor.
Kağıt maskelerin olduğu
kutudan yeni bir maske çektiğimi sanarken, o an farkediyorum; bir kez kullanılıp
atılan bu kağıt maskeler yıkanmış, kurutulup kutuya yeniden konulmuşlar! O
yüzden buruşuklar ve tuhaf kokuyorlar. Başıma geçirdiğim kağıt ameliyat kepi de
pek farklı değil!
Ameliyata hazırlanan ekibe,
yine aynı vizörden bakmayı sürdürü-yorum. Henüz kameraya start vermediysem de,
herşeyi vizörün gösterdiği büyü içinde görmekten kurtulamıyorum.
Anestezi doktoru, gömleğinin
üstünden karnını kaşıyarak yaklaşıyor. Yine dün gece fazla kaçırmış, onu
anlatıyor. "Spor da yapamıyor, ne olacak bunun sonu?"
Çok dertli: "Her yanımız
löpür löpür yağ bağladı, fıçı gibi olduk." diyor.
Sonra hastaya göz atıp,
ondaki "fıçı" görüntüsünü "Işimiz zor!" diye yorumluyor.
Hastaya dönüp
"Boynunuz da pek kısa! Bakalım sizi nasıl uyatabileceğiz!?" diyor.
Sırası mı şimdi bu
sözün!?
Hasta adam,
yattığı yerde, üzerindeki ameliyat gömleğiyle hafif üşümüş (ola ki o giydiği
kefen benzeri gömlek de ıslak ve nemliydi); "Ya uyayamazsam?" diyerek
telaşlanmıştı.
Oysa hastanın
boynunun kısa olması, bilmese de olacak bir özelliğiydi!
Hasta tam
birşeyler söylemek isterken, damardan yapılan iğnenin etkisiyle dalıp gitmişti.
Anestezi
teknisyeni, nedense tam o uyuma anında hastayı konuşturuyor, hasta da sorulan
sorulara yanıt verirken dili dolanıyor, korkunç güçlük çekiyordu. Bunu neden
yaparlardı? Teknisyen kızlar bu gereksiz konuşmayı bilmem ki nerden
öğrenmişlerdir? Uyumaya çabalayan biri niçin konuşturulur, bunun bilimsel
olarak ne yararı olabilir? Olsa olsa hastanın zavallı görünümü çıkardığı komik
seslerle daha bir zavallılaşır.
* * *
Üniversitede
tanıdığım bir hocamız; hasta tam uyku haline geçene dek, odada çıt çıksın
istemezdi. Özellikle madeni metalik seslerin, hastada o an zaten var olan metal
tadı korkuları artıracağını söylerdi.
"Hasta nasıl
uyursa öyle uyanır." derdi ve hastayı, özellikle bayan hastaları, yüzlerini ve
saçlarını okşayarak uyutmayı bir sanat olarak görürdü.
Kadın hastaların o
nefret ettikleri pozisyonda hazırlanıp, sonra uyutulmalarına da karşıydı.
Hastanın henüz daha uyanıkken, onca insanın önünde, o bildik bacaklar havada
önü açık durumda çıplak yatması, akıl alacak şey değildi!
Isterdi ki hasta
hiç birşeyi görmeden uyusun ve yapılacak olan işlemler, uyuyan bir gövdeye
uygulansın. Zaten uyuyan bir gövde, uyanık duran çıplak kadına göre daha
bilimsel ve "hasta" tanımına daha uygun düşecektir.
Ameliyat masasında
yatan çıplak bir kadının, hangi durumda bir "hasta"; hangi durumda bir "kadın"
olarak algılanacağına çok kafa yormuştuk. Hoca çok haklıydı!
Ameliyat odasında
kafalarında kepleri ve bir tek gözlerini dışarda bırakan maskeleriyle, kimin kim
olduğu; müstahdem mi, doktor mu, teknisyen mi, gerçekten belli olmazdı.
Çoğu hasta;
ameliyatını yapacak olan doktorunu çok sonra farkeder, "Ay siz burda mıydınız?"
diye şaşırır, "siz yoksunuz diye ne korktum!" diyerek paniğini anlatırdı.
Ameliyat odasında
hastanın ilk kez gördüğü, tanımadığı bir yığın insan vardır... Henüz yeni
tanıştığı bir anestezi uzmanı. Kendisine nedense pek fazla yüz vermeyen
anestezi teknisyenleri. Ameliyat hemşire-leri, teknisyenler, temizlik ve
taşıma işini üstlenmiş müstahdemler...
En önemlisi erkek
ameliyat teknisyenleridir.
Işte asıl onlar her tür işe
koşturulurlar. Gerektiğinde kadın hastayı sedyeyle ameliyat odasına getirip
masaya aktaran ve kol kuvveti isteyen durumlarda; hastayı kalçalarından tuttuğu
gibi masada çekip çevirenler yine onlardır. Eğer istenirse hastanın
çıplak gövdesindeki ameliyat yerini de ilaçlı sularla onlar yıkarlar. Yeri
geldiğinde idrar deliğine sonda uygulamak da onların işidir. Bir tek sesleri
akılda kalır. Bir an görünür ve hemen kaybolurlar. Ameliyat bitip de hasta
yatağına döndüğünde yokturlar ve bir daha da hiç olmazlar!
Herşey ameliyat odasının
içinde yaşanacak ve sadece orda kalacaktır! Dışarıya hiç birşey çıkmayacaktır!
(Ama ordaki insanların da az sonra kendi yaşamlarına dönüp otobüs kuyruklarında
bekleyecekleri, bütün ay boyu KDV fişi toplayıp biriktirecekleri, akşam Show
TV'de "Gece Keyfi" programını izleyecekleri, yemek masasından "yine çok
kaçırdık!" diyerek kalkacakları düşünülürse; her yer insandır!)
* * *
Baktım masada çıplak yatan
erkek hastanın göbeği; ameliyat masasının yarısını kaplamış, tıpkı deniz
kenarında çocukların yaptığı bir kum tepesi gibi kabarık duruyordu.
Kocaman, traşsız bir yüzü
vardı adamın. Uykuya yeni dalmıştı. Teknisyen kız, oksijen alması için, hastanın
dudaklarına siyah bir maske tutuyordu. Yüzünde tam uyurkenki tedirginlik donmuş
kalmış, gözleri hafif yaşlanmıştı. Tüm gövdesi şimdi gevşemiş, iri göbeğinin
altında hastalığından kurtulmayı bekleyen yılların yorgunu organ da öylece
ufalmış, boynu bükük duruyordu.
Sıra, hastanın soluk
borusuna tüp yutturma işinde gelmişti. Anestezi uzmanı, elindeki laringoskop
denilen cihazı, hastanın ağzına ayakkabı çekeceği gibi takmış; soluk borusunun
deliğini bulmaya çalışıyordu.
Hastanın boynu kısa
olduğundan, onca çabaya karşılık, bir türlü deliği bulup, soluk borusuna
yerleştireceği tübün ucunu o delikten öteye itemiyordu.
Teknisyen kızların artık
alıştıkları bir dilde söylendi. Içinden geldiği gibi, çok doğal biçimde
küfredebiliyordu. Her yer insandı çünkü!
Anestezi uzmanı, epey
zorlanınca son çare olarak, içersinden sert tel geçirilmiş bir tüp kılavuzu
kullandı ve ulaştı deliğe. Soluk ve yemek boruları yanyana olduğundan tübün
yanlış yere itilmesi herşeyi daha baş-langıçta bitirebilirdi!
Hasta hazırdı artık. "Şimdi
başlayabilirsiniz!" dedi ve zafer kazanmış bir komutan edasıyla, hastayı
teknisyen kızın gözlemine bırakarak odadan ayrıldı.
Teknisyen kız, balonla tübe
gönderdiği havanın gerçekten akciğerlere mi, yoksa mideye mi gittiğini bir süre
anlamaya çalıştı.
Sıkılınca bu
yersiz şüphenin peşini bıraktı. Belki de "Aman bana ne! Koskoca uzman doktor
şüphe duymadı, çekti gitti, üstelik sorumluluk onun, demek ki tüp doğru yerde!"
diye düşündü.
Hastanın üzeri
şimdi yeşil örtülerle örtülmüş, tepedeki iki dev ameliyat lambası tam yeşil
örtülerin boş bıraktığı aralığı aydınlatıyordu. Zoom yaparak o alanı ekrana
getirmeliydim. Çıplak ışık, hastanın açıktaki cildini süt beyazı bir renge
dönüştürmüştü.
Cerrah arkadaş,
kendinden emin, sert ve kararlı bir bistüri darbesiyle o aydınlanan alanı ikiye
ayırdı. Önce sarı sulu bir yağ dokusu göründü ekranda. Çok geçmeden sarı renk
yerini kanayan noktacıklarla kırmızıya bıraktı.
Cerrah, "Klemp!"
dedi. Şimdi kanayan yerleri tutmanın telaşındaydı, sesi sert çıkmıştı; yüzüne
zoom yapmalıydım.
Ameliyat
hemşiresi, tıpkı filmlerdeki gibi, klempi cerrahın açık duran avucuna şapp diye
vurarak verdi. Çok ses olmuştu, cerrahın canı yanmış da olabilirdi. Ama ses
çıkarmadı.
* * *
Ameliyat sırasında
cerrahtan azar işiten, bir deyimle hak etmeksizin "fırça yiyen" hemşireler; bu
durumdan rahatsız olmuşlarsa, bunu, uzattıkları aletleri cerrahın avucuna daha
sert vurarak belli etmeye çalışırlar.
Cerrah bu
başkaldırıyı kabullenmezse, eline verilen aleti ya beğenmediği için, "başka alet
ver!" diyerek; ya da "doğru dürüst alet ver!" diye söylenerek fırlatıp atar.
Cerrahların bu
kaprisli tavrına çoğu zaman ses çıkarılmaz. O an tek yaratan cerrah'tır çünkü.
Point'e geçmiş bir balet gibi; dramatik oyunu terk başına üstlenmiş tiyatro
aktörü gibi, varsın sonuç iyi olsun, kaprisini çekmeye herkes hazırdır. Sonuç
kötüye gittiğinde sıkıntı daha artacak, kapris hakarete başkaldırıya
dönüşecektir. En iyisi susmak ve elden geldiğince eşlik etmektir. Ameliyat
boyunca süren o tanımı güç stres, bağışlatıcı sayılır. Ameliyatı rahat ve en iyi
şekilde yapmak isteyen kimi cerrahlar, ameliyatın yükü azalana dek suratsız
olurlar, hiç konuşmazlar. Huysuz ve hiç birşeyi beğenmeyen tavırlarını, inadla
sürdürürler. Ta ki ameliyatın sonuna gelindiğinde, pamuk gibi yumuşarlar. Işte o
an, kimisinin şarkı söylediği, fıkra anlatmaya başladığı sık görülür. Sanki o
cerrah kendileri değilmiş gibi davranırlar. Bu bir tür "günah çıkarmak"tır.
Sık yaşanan bu değişime, hemen herkes hazır olduğundan; ameliyatın son perdesi
odadaki herkes tarafından dört gözle beklenir!
* * *
Cilt altındaki
kalın yağ tabakası da geçilince, cerrah alnında biriken terini sildirdi.
Hep yaşadığım,
aslında sıradan sayabileceğim bu sahneleri, ilk kez bir başka gözle
algılıyordum. Vizörden gördüklerim; beni sanki bir şölene çağırıyordu.
Insan dokusu,
olağanüstü incelik ve başkalık taşıyordu.
Tıpkı "her ameliyatın kendi
içinde tek olması!" gibi. Sanki notaları o an yazılan bir jazz müziği gibi,
doğaçlama ilerliyordu müzik. Bistürinin altındaki dokulardan her an bir çığlık
ya da nostaljik bir ezgi yükselebilirdi.
Bıçağın ucu peritona, karın
iç zarına dayanmıştı işte!
Önceden peritonit (karın iç
zarı iltihabı) geçirmiş bir hastanın, şimdi bıçağın ucundaki "peritonu";
bilinmedik ne çok öykü taşıyordur! Insanın "Bu, o muydu!?" diyesi geliyor.
Kimi insanı, "gece boyunca
hastanelerin acil kapılarında, kimsesiz ve de soluksuz bırakan" ince bir zar:
periton!!!
Bazı cerrah, ille birşey
söylemek gerekir düşüncesiyle "Bakın periton duvarı biraz kalınlaşmış! Bunu
ameliyat notumuzda belirtmeliyiz!" der.
Bizim cerrah arkadaş,
kameraya bakarak, "Bereket peritona yayılım yok gibi." dedi.
Sonra da
peritondan bir parça kesti ve "Spesmen kavanozuna bunu da koyun lütfen,
patolojisi istensin." dedi.
Patoloji
kavanozlarının önceden reçel kavanozu olup da, sonradan biriktirilip, ameliyat
odasında bir yerlere dizildiğine ilk kez kameram tanık oluyordu. (Bunu önceden
hiç düşünmemiştim!)
Teknisyen "Formol
yok, alkole koyalım mı?" diyordu. Yüzüne zoom yaptım teknisyenin.
"Neden yok bu
ameliyathanede formol! Kaç defa söylüyoruz!" diyerek haykırdı cerrah. (Patologun
biri "Alkole koymayın, dokuyu bozuyor!" demişti; şimdi onu anımsamıştı.)
Cerrah
sinirlenmişti. Öfkesi mi eline vurmuştu, yoksa peritonun ucunda bir türlü durmak
bilmeyen kanama mı öfkelendirmişti; tam anlaşılamadı.
Ama bilinen
birşey, bağırıp çağıran bir cerrah; büyük
olasalıkla
ameliyat sahasında zorlanıyor demektir. Bunu orda bulunan herkes bilir. O
nedenle de, cerrah hep "mazur" görülür.
Öfkesi sürüyordu
cerrahın. Ameliyat yerinden dışarı fırlamaya çalışan gergin barsak boğumlarını
zorlukla içeri iterek, bu kez anestezi tarafına söylendi:
"Kardeşim doğru
düzgün uyutsanıza hastayı!" dedi, "Hasta geriyor, görmüyor musunuz?! Siz
ameliyatı hiç izlemez misiniz?! Hasta gevşemiyorsa çağırın uzmanınızı, gelsin
baksın hastaya! Barsaklarla boğuşmaktan, işimizi yapamıyoruz!"
Anestezi
teknisyeni kız, serumun lastik ucundan biraz daha gevşetici ilaç verdi. Birkaç
saniye sonra ameliyat yerindeki kaslar gevşemiş, barsaklar içeri çekilmişti.
Olağanüstü bir
güzellikti bu! Böylesi bir uyumu zoom'la
görüntülemeliydim.
(Aklıma o an yaşlı
bir hocanın sözü geldi: "Insanoğlu çok zayıf bir yaratık!" derdi. Kas gevşetici
iğne yapıldığında, tıkk diye gevşeyip uyuyan hastaya çok kızardı; "Şuna bakın,
şuna!" derdi, "Nasıl da kolay teslim oldu. Yazık be! Tüm varoluşu buraya
kadarmış! Işte bu zayıflık beni kahrediyor!")
Ağzından solunum
tübünün ucu sarkan hastaya, zoom yaparak yaklaşıyorum... Gözleri açık uyuyor...
Teknisyen kız, gözlerinin üzerine, kuru kalıp da iltihaplanmasın diye krem
sürüyor... Kremin etkisiyle, adam donuk buğulu gözlerle bakıyor... Sanki tam bir
şey söyleyecekken uyuyakalmış gibi!
Teknisyen kız,
yanındaki arkadaşının eline "Al biraz sen sık." diyerek oksijen balonunu
tutuşturdu. Artık kendine çay molası vermeliydi; yorulmuştu. Yeni gelen kız,
hastayı önce fizik bulgularıyla, sonra yüzündeki anlamla tanımaya çalıştı.
Erkek teknisyen de
yorulmuştu. Yere yakın bir ayaklık üzerine oturmuş bekliyordu. Yeni bir şey
istenene dek dinlenebilirdi.
Teknisyen kısmını
hiç boş bırakmazlardı.
Oturduğunu farkettikleri
anda, özellikle birşey isterlerdi. Ameliyat hemşiresi, "Doktor beyin terini
sil." dedi.
Elindeki hafif alkolle
ıaslatılmış bezle, cerrahın arkasından sokulup, alnını sildi. Öfkeli cerrahı
rahatlatmanın bir yoluydu bu ter silme numarası.
Cerrah önceki sertliğini
kendi de pek sevmemiş olmalı ki; "Hemşire hanım, bu iğne çok iyi. Hep bu boy
verin lütfen." dedi.
Ameliyat ekibi, daha
barışcıl bir havayı yeniden yakalamıştı.
19/6/1997, Kim Dergisi
|