|
31 Numara -
Saniye Hanım
Saniye
hanım, bir haftadır kendinde değil. Konsültasyona gelen nörolog doktorlar,
“Beyin sapı tutuldu.” diyorlar.
31 numara -
Saniye hanım, güzel kadın.
Saniye hanım
hiç evlenmemiş.
Saniye
hanımın yeğeni üniversite son sınıfta okuyor. Hiç ayrılmıyor yanından.
Her gün
başörtülü yakınları, yaşlı kadınlar geliyor. Bütün gün dua okuyup
üflüyorlar. Onlar da biliyorlar. Yapılabilecek pek bir şey yok. Her gün daha
kötüye gidiyor, gidecek.
Saniye
hanımın ağabeyi önemli bir yerde görevliymiş... Bir kez göründü. Çok şık bir
adamdı. Yanında iki gençle birlikte geldi. O iki genç kapıda beklediler.
Görüşme çok sürmemişti. Saniye hanımın ağabeyi, sanki başörtülü duacı
kadınlardan ürkmüş gibi, fazla kalmadı odada. Yeğenini bir köşeye çekip
sessiz bir şeyler anlattı, koluna girdi yeğeninin. Bir ara ceketinin
cebinden cüzdanını çıkarttı, kart vizitini bıraktı. “Sabırlı olmak gerek!”
dedi. En sabırsız günüydü adamın; koşar adım indi merdivenleri, yanında
gelen o iki genç zor yetiştiler adama.
Duacı
kadınlardan biri kalbinden rahatsızmış. “Hani” diyor, “buralara kadar
gelmişken, bir de kendisine bakan olsa, ilaç filan...”
Saniye hanım
41 yaşında.
Bir sabah
“Saniye hanım taburcu oldu mu?” diye soran bir telefon geldi.
Şehirlerarasıydı. Hala yaşıyor muydu? Asıl bunu soruyordu telefonun öteki
ucundaki ses. Ne isim, ne mesaj bıraktı. Sadece teşekkür etti.
Havalar
ısındı, Saniye hanım hissetmedi bunu. Gerçek başını alıp gittiğinde,
dışarıda kar vardı, karı seyrederdi penceresinden Saniye hanım.
Akşam üzerleri
duacı kadınlar görevi birbirlerine devrediyorlar...
Doktorlar
belki günde dört kez uğruyorlar. Her odaya girişlerinde özellikle Saniye
hanımla göz göze gelmemeye çalışıyorlar. Saniye hanımın yüzüne değil de,
başucundaki gözlem kağıdına bakıyorlar. Ürkerek nabzını tutuyorlar Saniye
hanımın.
Yeğeni, duacı
kadınların şaşkınlıklarına hiç aldırmadan, bir akşam üzeri küçük boy siyah -
beyaz bir televizyon getirip, yerleştirdi yatağının ucuna. Yeğeni en çok
televizyonda haberler okunurken, sesini biraz daha açıp, sanki bambaşka bir
dünyada yaşıyormuş gibi duran Saniye hanımın tepkisiz yüzünü seyrediyordu.
Ne çok zaman
geçti... Ya da nedense çok uzun süre geçmiş gibi oldu!
Bir boru
soktular Saniye hanımın burnundan. Bunu bir türlü kabullenemedi. Bir serum
vardı kolunda. Günlerce aç bırakılmıştı. Daha da sürecekti belki bu açlık.
Yeğeni bin bir türlü zorluğu yenerek bulmuştu o serumları. Günde bir
şişeydi hakkı. Içinde herşey vardı; protein, aminoasit, herşey.
Beş gün ardı
ardına damardan ilaç verildi. Içindeki, en küçük sığınaklara gizlenmiş azgın
hücrelere karşı, onları yok etmek için. Ama fazla sürmedi bu.
Bir tür zehir
olan bu ilaçlara Saniye hanım yenik düştü. Kan hücreleri ne yazık ki bu
zehiri yüklenecek sayıda değildi, azalmışlardı.
Kesildi
ilaçlar. Kapıya yasaklar konuldu. Artık kimseler gelip göremeyecekti Saniye
hanımı. Doktorlar, sadece kapıdan başlarını uzatıp soruyorlardı. Saniye
hanım sanki bir hücre mahkumu gibiydi, yaklaşmıyorlardı yanına.
Bir hemşire
öğrenci kız vardı, diğer büyükleri onu seçmişlerdi. O girip günde iki defa
tansiyonunu ölçüp nabızını sayıyordu. Sevmişti onu. Saçlarını tarar, şekil
verirdi. Bir keresinde de yatağınızda ıslak bezlerle yıkamaya girişti. Bir
çocuk bedeni gibi küçülmüş, ufalmıştı Saniye hanım.
Saniye hanım
güzel, alımlı bir kadındı. Çilli yüzü, bir hüznü gizleyen gülümsemesi ve
saçları... Ne güzeldi saçları Saniye hanımın. Hiç aklına gelir miydi onların
da yavaş yavaş yaşamından uzaklaşacaklarına. Inadına aynalardan kaçar
olmuştu.
Sonradan o da
kabullenecekti. Yaşam sahte bir kimlik taşımaya baş-lamıştı bile! Saçlarınız
da sahteydi, yapaydı, kendisine ait değildi artık.
Ve bir
ameliyat sonrası, narkozdan sıyrılıp yavaş yavaş uyanırken bilinç-dışı bir
telaşla ilkin başındaki peruğuna uzandı elleri!
Işte o gün,
yeni bir dönem başlıyordu yaşamında. Birkaç gün sonra aniden farkedecekti;
bir boru çıkıyordu karnından, uzayıp yatağın ucunda bir siyah torbaya
bağlanıyordu.
Burnundaki o
lanet boru ise hala duruyordu.
Daha çok
yakınları merak edip soruyorlardı, “Ne yiyecek, ne içecekti?”
Doktorlar
şaşılası bir rahatlıkla “Herşey!” diyorlardı. “Herşey yiyebilir, herşey
içebilirdi artık!”
Işte
başlamıştı özgürlük! Ama ne özgürlük!
Ona zorla
verilen bu yeni yapaylık, daha tanıdığı anda korkunç bir tutsaklığa
dönüşecekti. Ne bir şey yiyebilir, ne de içebilir olmuştu. Ona verilen her
özgürlük, başındaki peruk gibi, tüm yapaylığıyla, onu yaşamdan yavaş yavaş
koparmaya yetiyordu.
Mart ayının
ortasında havalar birden soğudu. Kar yağdı. Birkaç gün yağan kar yüzünden o
başı örtülü duacı kadınlar hastaneye gelemez oldular. Odanın kaloriferleri
yanmıyordu, soğumuştu oda. Yeğeni bir battaniye bulup, üzerine örttü.
O sabah
uyandığında şaşakaldı; karşı tepeler bembeyazdı, lekesiz pırıl pırıldı.
Fakat korkunç bir ağırlık hissetti gövdesinde. Ayaklarını kıpırdatamıyordu.
Hiç doğrulası gelmedi yatağından. Keyifsizdi. Kimseyle konuşmak gelmiyordu
içinden. Yeğeni o sabah erkenden aşağıya inmiş, gazete almaya gitmişti. O
sabah yatağı değiştirildi Saniye hanımın. Servis hemşireleri, kendi
odalarına daha yakın olan, tek yataklı küçük odaya almışlardı.
Yeğeni elinde
gazeteler, iki plastik su şişesi, bir demet çicekle geldi. Odanın
boşaltılmış olduğunu farkettiğinde şaşkına döndü. Elindekileri fırlatıp,
koridora haykırarak koştu. Hemşireler güçlükle sakinleştirdiler yeğeni.
Sonra
yağmurlar başladı. Karlar eriyor, yollarda oluk oluk sular akıyordu. Bahar
gelmişti işte. Geriye dönmek yoktu artık. Bahara ulaşılmıştı!
Bir telefon
çaldı. Henüz geceyarısı olmamıştı. Koşar adım koridorları aşarak odasına
ulaştı o gecenin nöbetçileri.
Diğer
odadakiler ışıklarını söndürmüş, uykuya çoktan teslim olmuşlardı. Kat
hemşiresi, yeni mezun kız, belki ilk kez böyle bir gece yaşıyordu, sesi
titriyordu. Korkusunu gizlemeye çalışırken söyledikleri daha da anlaşılmaz
oluyordu.
Aspiratör
aleti açık kalmış, bir köy sinemasının jeneratörü gibi ilkel bir tempoda
gürültüsünü sürdürüyor, hiç kimsenin aklına bu aleti susturmak gelmiyordu.
Yeğeni yoktu odada. Hiç aklına gelir miydi, ne diye çıkıp gitmiş, o geceyi
dışarıda geçirmişti.
Yapacak bir
şey yoktu Saniye hanım. Kar yağmura yenik düşmüştü, yağmur da baharın
sıcaklığına.
* * *
Yorgun bir
öğle sonrası, tedavi odasında oturan doktorlar söyleşiyorlardı.
“Kongre ne
zaman?” diye sordu biri.
“Yakında.”
dedi öteki.
“Şu
disgerminomu vak’asını, 31 numarayı eklemeyi unutmayın.” dedi en yaşlı
olanları.
“Disgerminoma
ait survi, bunu da ekledik mi literatüre yakın düşecek.” dedi gülümseyerek.
Siz bize öyle
yakın düştünüz ki Saniye hanım.
Sizi hiç
unutmadık.
Ali
Nurettin GÜRSES
Nisan 1987 Ankara.
“Geceyarısı
Sinderella” Sayfa 37. (1989, Eylül Yayınevi,Öykü)
|
ALİ NURETTiN GÜRSES
1957 doğumlu
olup 1980'de Ege Tıp Fakültesi'ni bitirdi, iki yıl pratisyen
hekimlik yaptı, 1983'de Hacettepe Tıp'ta asistanlığa başladı,
1988'de Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı olarak Orta Anadolu'
nun bir kasabasında «mecburi hizmet» üstlendi.
70'li yıllarda
öykü, sahne oyunu yazıyordu, amatör/profesyonel oyunculuk
yaptı, 1979'da izmir'de Yeni Sanat dergisinde çalıştı, 80'li
yıllarda ise Sanat Olayı, Yeni Düşün, Üçnokta, Varlık, Kadın
gibi çeşitli dergilerde öyküleri yayınlandı.
"...
hikayelerinde, işlenmiş bir konunun öykülenmesinde, ne değişik
yöntemler kullanılabileceğini; ayrıca, duygu ve düşüncelerin
metne nasıl 'yedirilebileceğini', başarıyla gösteriyor."
ATTİLA İLHAN
"Çağımızın
yazınsal gerçekciği üzerine çeşitli tanımlar, öneriler,
tartışmalar yapıladursun, Ali Nurettin Gürses, aslolan üründür
diye ortaya koyuyor öykülerini. Fantastik olan ile ironik
olan, düş ile gerçek, Kafkacıl atmosfer ile alegori iç içedir
onun öykülerinde. İnsan teki'nin kendini tanıması,
gerçekleştirmesi doğrultusunda bir olanak sunuyor yazar."
AHMET TELLİ



...diğer öyküler

 |