"AMACIMIZ, SİTEMİZDE KONUKLARIMIZIN GERÇEKTEN YARARLANABİLECEĞİ SAYFALARIN YER ALMASIDIR. SİTEMİZDE BU SAYFALARIN BİR DOKTOR'A AİT OLMASI NEDENİYLE, SADECE MEDİKAL KONULARI İÇERECEĞİNİ DÜŞÜNENLERE, HEMEN "YANILIYORSUNUZ!" DEMEK İSTİYORUM. DOKTORUMNERDE DE, SİZİ BAZEN GÜLDÜRECEK AMA MUTLAKA DÜŞÜNDÜRECEK PARAMEDİKAL İÇERİK DE YER ALMAKTADIR."
Dr. Ali Nurettin Gürses

İçindekilerParamedikalEdebiyatMedikal

 

TOMRİS UYAR'DAN MEKTUP

Ropörtajlar

Arşiv

...diğer öyküler

Parfüm Fendi (Öykü)

  Horoz Vakti Hikayecileri

31 Numara - Saniye Hanım

 

EDEBİYAT                   ...diğer öyküler

  Horoz Vakti Hikayecileri 

«Mümkünsüz Bir Arayış»ın Türküsü   

Hele Bir Dur      

   31 Numara - Saniye Hanım   

Bir Bellek Oyunu    

Komşu Kızının Kuzusu     

  Parfüm Fendi   

Bir Memur Emeklisi Eczane Soydu     

Tembel Kuş Cazevi    

Burnumun Ucu   

Geceyarısı Sinderella   

«Tüketilemeyen»   

Kapıcı Mehmet Efendi'nin öyküsü


 

 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

 31 Numara - Saniye Hanım

 

 Saniye hanım, bir haftadır kendinde değil. Konsültasyona gelen nörolog doktorlar,  “Beyin sapı tutuldu.” diyorlar.

 31 numara - Saniye hanım, güzel kadın.

 Saniye hanım  hiç evlenmemiş.

 Saniye hanımın yeğeni üniversite son sınıfta okuyor. Hiç ayrılmıyor yanından.

 Her gün başörtülü yakınları, yaşlı kadınlar geliyor. Bütün gün dua okuyup üflüyorlar. Onlar da biliyorlar. Yapılabilecek pek bir şey yok. Her gün daha kötüye gidiyor, gidecek.

 Saniye hanımın ağabeyi önemli bir yerde görevliymiş... Bir kez göründü. Çok şık bir adamdı. Yanında iki gençle birlikte geldi. O iki genç kapıda beklediler. Görüşme çok sürmemişti. Saniye hanımın ağabeyi, sanki başörtülü duacı kadınlardan ürkmüş gibi, fazla kalmadı odada. Yeğenini bir köşeye çekip sessiz bir şeyler anlattı, koluna girdi yeğeninin. Bir ara ceketinin cebinden cüzdanını çıkarttı, kart vizitini bıraktı. “Sabırlı olmak gerek!” dedi. En sabırsız günüydü adamın; koşar adım indi merdivenleri, yanında gelen o iki genç zor yetiştiler adama.

 

Duacı kadınlardan biri kalbinden rahatsızmış. “Hani” diyor, “buralara kadar gelmişken, bir de kendisine bakan olsa, ilaç filan...”

 

Saniye hanım 41 yaşında.

 

Bir sabah “Saniye hanım taburcu oldu mu?” diye soran bir telefon geldi. Şehirlerarasıydı. Hala yaşıyor muydu? Asıl bunu soruyordu telefonun öteki ucundaki ses. Ne isim, ne mesaj bıraktı. Sadece teşekkür etti.

 

Havalar ısındı, Saniye hanım hissetmedi bunu. Gerçek başını alıp gittiğinde, dışarıda kar vardı, karı seyrederdi penceresinden Saniye hanım.

 

Akşam üzerleri duacı kadınlar görevi birbirlerine devrediyorlar...

 

Doktorlar belki günde dört kez uğruyorlar. Her odaya girişlerinde özellikle Saniye hanımla göz göze gelmemeye çalışıyorlar. Saniye hanımın yüzüne değil de, başucundaki gözlem kağıdına bakıyorlar. Ürkerek nabzını tutuyorlar Saniye hanımın.

 

Yeğeni, duacı kadınların şaşkınlıklarına hiç aldırmadan, bir akşam üzeri küçük boy siyah - beyaz bir televizyon getirip, yerleştirdi yatağının ucuna. Yeğeni en çok televizyonda haberler okunurken, sesini biraz daha açıp, sanki bambaşka bir dünyada yaşıyormuş gibi duran Saniye hanımın tepkisiz yüzünü seyrediyordu.

 

Ne çok zaman geçti... Ya da nedense çok uzun süre geçmiş gibi oldu! 

 

Bir boru soktular Saniye hanımın burnundan. Bunu bir türlü kabullenemedi. Bir serum vardı kolunda. Günlerce aç bırakılmıştı. Daha da sürecekti belki bu açlık. Yeğeni bin bir türlü zorluğu yenerek bulmuştu o se­rumları. Günde bir şişeydi hakkı. Içinde herşey vardı; protein, aminoasit, herşey. 

 

Beş gün ardı ardına damardan ilaç verildi. Içindeki, en küçük sığınaklara gizlenmiş azgın hücrelere karşı, onları yok etmek için. Ama fazla sürmedi bu.

 

Bir tür zehir olan bu ilaçlara Saniye hanım yenik düştü.  Kan hücreleri ne yazık ki bu zehiri yüklenecek sayıda değildi, azalmışlardı.

 

Kesildi ilaçlar. Kapıya yasaklar konuldu. Artık kimseler gelip göremeye­cekti Saniye hanımı. Doktorlar, sadece kapıdan başlarını uzatıp soruyorlardı. Saniye hanım sanki bir hücre mahkumu gibiydi, yaklaşmıyorlardı yanına.

 

Bir hemşire öğrenci kız vardı, diğer büyükleri onu seçmişlerdi. O girip günde iki defa tansiyonunu ölçüp nabızını sayıyordu. Sevmişti onu. Saçlarını tarar, şekil verirdi. Bir keresinde de yatağınızda ıslak bezlerle yı­kamaya girişti. Bir çocuk bedeni gibi küçülmüş, ufalmıştı Saniye hanım.

 

Saniye hanım güzel, alımlı bir kadındı. Çilli yüzü, bir hüznü gizleyen gülümsemesi ve saçları... Ne güzeldi saçları Saniye hanımın. Hiç aklına gelir miydi onların da  yavaş yavaş yaşamından uzaklaşacaklarına. Inadına aynalardan kaçar olmuştu.

 

Sonradan o da kabullenecekti. Yaşam sahte bir kimlik taşımaya baş-lamıştı bile! Saçlarınız da sahteydi, yapaydı, kendisine ait değildi ar­tık.

 

Ve bir ameliyat sonrası, narkozdan sıyrılıp yavaş yavaş uyanırken bilinç-dışı bir telaşla ilkin başındaki peruğuna uzandı elleri!

 

Işte o gün, yeni bir dönem başlıyordu yaşamında. Birkaç gün sonra aniden farkedecekti; bir boru çıkıyordu karnından, uzayıp yatağın ucunda bir siyah torbaya bağlanıyordu.

 

Burnundaki o lanet boru ise hala duruyordu.

 

Daha çok yakınları merak edip soruyorlardı, “Ne yiyecek, ne içecekti?”

 

Doktorlar şaşılası bir rahatlıkla “Herşey!” diyorlardı. “Herşey yiyebilir, herşey içebilirdi artık!”

 

Işte başlamıştı özgürlük! Ama ne özgürlük!

 

Ona zorla verilen bu yeni yapaylık, daha tanıdığı anda korkunç bir tutsaklığa dönüşecekti. Ne bir şey yiyebilir, ne de içebilir olmuştu. Ona verilen her özgürlük, başındaki peruk gibi, tüm yapaylığıyla, onu yaşam­dan yavaş yavaş koparmaya yetiyordu.

 

Mart ayının ortasında havalar birden soğudu. Kar yağdı. Birkaç gün yağan kar yüzünden o başı örtülü duacı kadınlar hastaneye gelemez oldular. Odanın kaloriferleri yanmıyordu, soğumuştu oda. Yeğeni bir battaniye bulup, üzerine örttü.

 

O  sabah uyandığında şaşakaldı; karşı tepeler bembeyazdı, lekesiz pırıl pırıldı. Fakat korkunç bir ağırlık hissetti gövdesinde. Ayaklarını kıpır­datamıyordu. Hiç doğrulası gelmedi yatağından. Keyifsizdi. Kimseyle konuşmak gelmiyordu içinden. Yeğeni o sabah erkenden aşağıya inmiş, gazete almaya gitmişti. O sabah yatağı değiştirildi Saniye hanımın. Servis hemşireleri, kendi odalarına daha yakın olan, tek yataklı küçük odaya almışlardı. 

 

Yeğeni elinde gazeteler, iki plastik su şişesi, bir demet çicekle geldi. Odanın boşaltılmış olduğunu farkettiğinde şaşkına döndü. Elindekileri fırlatıp, koridora haykırarak koştu. Hemşireler güçlükle sakinleştirdiler yeğeni.

 

Sonra yağmurlar başladı. Karlar eriyor, yollarda oluk oluk sular akıyordu. Bahar gelmişti işte. Geriye dönmek yoktu artık. Bahara ulaşılmıştı!

 

Bir telefon çaldı. Henüz geceyarısı olmamıştı. Koşar adım koridorları aşarak odasına ulaştı o gecenin nöbetçileri.

 

Diğer odadakiler ışıklarını söndürmüş, uykuya çoktan teslim olmuşlardı. Kat hemşiresi, yeni mezun kız, belki ilk kez böyle bir gece yaşıyordu, sesi titriyordu. Korkusunu gizlemeye çalışırken söyledikleri daha da anlaşılmaz oluyordu.

 

Aspiratör aleti açık kalmış, bir köy sinemasının jeneratörü gibi ilkel bir tempoda gürültüsünü sürdürüyor, hiç kimsenin aklına bu aleti susturmak gelmiyordu. Yeğeni yoktu odada. Hiç aklına gelir miydi, ne diye çıkıp gitmiş, o geceyi dışarıda geçirmişti.

 

Yapacak bir şey yoktu Saniye hanım. Kar yağmura yenik düşmüştü, yağmur da baharın sıcaklığına.

 

* * *

 

Yorgun bir öğle sonrası, tedavi odasında oturan doktorlar söyleşiyorlardı.

 

“Kongre ne zaman?” diye sordu biri.

 

“Yakında.” dedi öteki.

 

“Şu disgerminomu vak’asını, 31 numarayı eklemeyi unutmayın.” dedi en yaşlı olanları.

 

“Disgerminoma ait survi, bunu da ekledik mi literatüre yakın düşecek.” dedi gülümseyerek.

 

Siz bize öyle yakın düştünüz ki Saniye hanım.

 

Sizi hiç unutmadık.

 

Ali Nurettin GÜRSES

Nisan 1987 Ankara.

 

 

Geceyarısı Sinderella” Sayfa 37. (1989, Eylül Yayınevi,Öykü)

 

ALİ NURETTiN GÜRSES

1957 doğumlu olup 1980'de Ege Tıp Fakültesi'ni bitirdi, iki yıl pratisyen hekimlik yaptı, 1983'de Hacettepe Tıp'ta asistanlığa başladı, 1988'de Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı olarak Orta Anadolu' nun bir kasabasında «mecburi hizmet» üstlendi.

70'li yıllarda öykü, sahne oyunu yazıyordu, amatör/profesyonel oyunculuk yaptı, 1979'da izmir'de Yeni Sanat dergisinde çalıştı, 80'li yıllarda ise Sanat Olayı, Yeni Düşün, Üçnokta, Varlık, Kadın gibi çeşitli dergilerde öyküleri yayınlandı.

"... hikayelerinde, işlenmiş bir konunun öykülenmesinde, ne değişik yöntemler kullanılabileceğini; ayrıca, duygu ve düşüncelerin metne nasıl 'yedirilebileceğini', başarıyla gösteriyor."

ATTİLA İLHAN

"Çağımızın yazınsal gerçekciği üzerine çeşitli tanımlar, öneriler, tartışmalar yapıladursun, Ali Nurettin Gürses, aslolan üründür diye ortaya koyuyor öykülerini. Fantastik olan ile ironik olan, düş ile gerçek, Kafkacıl atmosfer ile alegori iç içedir onun öykülerinde. İnsan teki'nin kendini tanıması, gerçekleştirmesi doğrultusunda bir olanak sunuyor yazar."

AHMET TELLİ

 

 

 

 

 

 

TOMRİS UYAR'DAN MEKTUP

Ropörtajlar

Arşiv

...diğer öyküler

Parfüm Fendi (Öykü)

  Horoz Vakti Hikayecileri

 

 
   

Hastane: AHU HETMAN HASTANESİ MARMARİS  Tel.: 0252 417 77 77   Cep Tel.: 0532 414 21 10
E-mail:
dralinuri@hotmail.com, dralinuri@gmail.com

© 2003 Designed