|
# 121. not:
KENDİ OFİSİNDE
TUTSAK KALMAK
Pazartesi, 14:00
Bugün bilerek
muayenehaneye erken geldim. Sekreter ilk hastanın
saat 5’de olduğunu söyledi. Beşbuçukta tetkik
gösterecek bir hasta gelecekmiş, bir de iş çıkışı en
erken altıbuçukta burada olabileceğini söyleyen bir
hastadan söz etti. İşler yine kesat anlaşılan.
Kirayı daha sonraki güne ertelemekten başka çare
yok. Mal sahibi biliyor mu acaba, her ayın ilk 20
hastasının kendisi için bakıldığını. Maliyeden
gelenlere de bu gerçeği söylemek gerek. Mal sahibi
kirayı verince KDV’si içinde fiş de vermiyor!!!
Muayenehanenin
bu saatlerini çok seviyorum. Henüz hastanın
gelmediği. Sekreteri dışarı gönderip yalnız kalmanın
tam zamanı. Önce banka, bankada kuyruk vardır,
kordonsuz telefonu da yanına almalı, çalarsa açsın,
ben açmayacağım. Gelirken bir de gazete almalı, orda
da oyalanır, bayii biraz uzakta sayılır. Tek hedefim
var, yandaki dinlenme odasına geçip sallanan TV
koltuğunda biraz okuyup uyuklamak. Ferhan Şensoy’un
bir türlü okuyup bitiremediğim Oteller Kitabı çok
uygun böyle bir kaçamağa.
Mutfaktan
meyve sıkma makinesinin sesi geliyor; sekreter, ben
kapıdan girer girmez edindiği alışkanlık gereği,
portakal suyu hazırlıyor. Herşey yolunda bugün.
Dizüstü bilgisayara en son aldığım Leonard Cohen
CD’sini yerleştirip, ara kablonun uzandığı yan odaya
müziği gönderiyorum. Birazdan koltukta bu müziği
dinliyor olacağım. "Dance Me To The End Of Love"
Kapı çalıyor.
Hay allah kapıcının çöp toplama saati de değil, kim
olabilir? Maliyecilerse kapalıyız diyecektir,
sekreter sıkı tembihli bu konuda. Sekreter
oyalanıyor, hala kimin olduğunu söylemeye hiç
niyetli değil. Benim için henüz gelmedi
diyeceğinden, zili basıp çağırmam mümkün değil.
Kulak kabartıyorum, bir bayanla konuşuyor olmalı. Bu
saatte hasta da olamaz. O kadar da uyarıyorum, gelen
gidenden hemen haberim olacak diye, sekreterin bilgi
vermeye hiç niyeti yok!
Sesini
kısıyorum CD’den yükselen müziğin; sessiz
kalmalıyım. Herşey, koltukta kestirme keyfim buna
bağlı. Sabah erken kalkmış, daha evden çıkarken
stres yaşamışım; her sabahki görevim fazla zamanımı
almış; köpek sanki bilinçli olarak bir türlü çiş
yapmayıp oyalanmış, dakikalarca beklemekle beni
cezalandırmış... Ameliyat desen uzadıkça uzamış,
sakar bir asistanın damar zedeleyen girişimlerini
kollamaktan, idrar kesesinden uzak çalışalım derken
komşu damarların ihanet edip ortamın tümüyle
kanlanması, anestezinin “tansiyonu yüksek bu
hastanın, çok işiniz var mı, kanaması fazlaysa, kan
takalım mı?” yollu buyurgan uyarıları, ne olur ne
olmaz diye lastik dren yerleştirip apar topar
operasyona son vermek, soyunma odasında alelacele
giyilen yeşil gömleğin terden vücuta iyice yapışıp
zorlukla çıkması, o sırada gereksiz konuşmaların
ustası bir cerrahın, gömlekle boğuşmayı kanıt sayıp
“siz bu ara kilo mu aldınız?” demesi, zaten bir
vak’a 2 saat sürmüşken, saat 10'da hastane girişinde
olun denilen hastalar, üst katlarda 1 saattir
bekleyip kim bilir ne gibi sızlanmalar yaşıyorken,
(“günün başlangıcından hayır yok, bakalım akşamı
nasıl edeceğiz”), cep telefonunun bodrum katından
bir üst kata çıkar çıkmaz çalmaya başlaması,
ardından iki mesaj notunun gelme uyarısı, notlardan
biri “evi ara” olunca, ilk yapılacak olan ne
olabilir ki, evden uyarı ya da hatırlatma, “çıkarken
para bırakmamışsın!”, yine ne parası yahu, aidat
toplamaya geleceklermiş, nasıl unutursun, yarın
gelsinler, yarın ödeme yapmayanların listesi
asılacakmış girişe, assınlar, nasıl olsa borcu az
olanların arasında yer almak üzmez bizi, doktor
olmanın listede yer almamakla ne ilgisi olabilir;
liste listedir, bırakın mesleğimizi dilediğimizce
yapalım! Bu kimsenin kimseyi tanımadığı, tanımak
istemediği blokta, keşke mesleki bilgi hiç vermemiş
olsaydık, kapıya da marifetmiş gibi kartvizit
asmanın ne gereği vardı sanki! Kapıcı mı daha
saygılı, yoksa bekçi mi daha duyarlı doktoruz diye.
Kim bahşiş verirse onun poşetini taşımıyor mu bu
adamlar?
Sekreterin ne
dediğini anlayamıyorum; bir kez daha
tekrarlatıyorum. "Geçen hafta ameliyat yaptığınız
hasta" diyor, o gelmiş, "siz yoksunuz dedim, ben
beklerim, zaten ağrım da var bir yere gidemem."
diyor.
Çattık. Kaçta
geleceğim ben, yani bu kadın salonda beklerken nasıl
gelebilirim, olur mu öyle şey. "Bekleyeceğini akıl
edemedim, doktor bey yok dedim" diye tekrar
vurguluyor sekreter. Peki ne olacak şimdi? O salonda
bekleyecek, bense keyif koltuğuna geçemeyip, odamda
mı mahsur kalacağım. Sekreter, "yanılmışım meğer
doktor bey odasındaymış" da diyemez.
Sekreter akıl
veriyor, “valla şimdi tuvalete girdi, isterseniz
kapı ziline basayım, siz de yeni gelmiş gibi yapın.”
Hızla düşünüyorum, lafı fazla uzatmayıp hemen
muayene edip gönderirsem, yan odaya hemen
geçebilirim!
Ya tam
koridorda karşılaşırsak, kadın bu, belli olmaz hemen
çıkıverir tuvaletten. Karar vermeye kalmadan kadın
tuvaletten çıkıyor. Sekreter çok üzgün, son durumu
bildiriyor; “bir neskahve yapmamı istedi,
vazgeçmiyor bekleyecek!”
Elimde “idrar
kaçıran kadınlara uygulanan hamak askı operasyonu”
ile ilgili bir yazıyı okuyor gibi yapıyorum,
abstract kısmını üçüncü defa okumama karşın, aklım
salonda kaldığından makaleyi anlayamıyorum. Bu böyle
olmayacak buna bir çare bulmak gerek.
Bir ara
sekreterin salona belli etmeden bağladığı bir
telefon konuşması sonrası, unutmuşum salonda
bekleyen kadını, sekreterin sessizce son durum
raporu ile toparlanıyorum. Kadın kahvesini
bitirince, "yakınlarda bir pastane var mı?" diye
sormuş, ama öyle çok uzakta olmayan. Bizimki karşı
caddenin ucundakini tanımlamış, kadın da “ben en
iyisi doktor beye bir teşekkür pastası ayarlayayım,
telaştan unutmuşum” diyerek çıkmış! Gitmiş sonuç
olarak.
Ne yapmalı,
kadının dönüşü ile doktor bey gelmiş mi olmalı? Ya
kuşkulanırsa kadın? Neden kuşkulanacak canım,
aşağıda apartman girişinde nöbet tutup geri gelecek
değil ya. Gittiyse gözaltı da bitti demektir.
Hızla düşünüp
planımı uygulamaya koyuyorum; sessizce asansörle
iniyorum girişe, girişte yakalanırsam asansöre yeni
binmiş gibi yaparım! İki adım sonra arka otoparkta
arabamda olacağım, nasıl olsa bu öğlesonrasından
bana hayır yok! Sekreter tembihli; kadın elinde
pasta muayenehaneye döndüğü an, cepten beni arayacak
ve ben hemen peşisıra dışardan yeni gelmiş olacağım.
Cep telefonum
çalana dek, yakınlardaki Paşabahçe mağazasında
büfenin üstüne uyacak bakır telden örülü, boncuk
işlemeli bir çift şamdan beğeniyorum. Tam
paketlenmesi bitmişken ekranında MUA yazan cep
telefonum, gelen aramaya özgü çıngılla çalıyor.
Kontür düşmesin diye NO’ya basıp gelen çağrıyı
reddediyorum; sekretere meşgul sesi gidiyor;
sekreter anlıyor tabii , mesaj yerine ulaştı, doktor
bey birazdan orda.
Kapıdan
girerken akıl ettiğim, “Ne tesadüf, benim de bugün
erken geleceğim varmış” sözüme, çok seviniyor kadın.
(26/1/2003) |