|
Kuşkucu
bir sevgilim vardı; bir gün aniden "Sarılık mıyım yoksa ben?!" dedi ve
zavallı bir hekim adayı olarak ilk defa kan ve idrar tetkiklerinin o
inanılmaz dünyasına, hastanın seyir cephesinden bakar oldum.
Ne sevimsiz ve bilim dışı bir ortam! "Tekrarı gerekir!"ler... "Bir de
kandaki değerlerini görelim"ler... "Tabii ki gerekir"ler...
Derken "Artık değil sevişmek, öpüşmeyecek miyiz?" günleri başladı. Seven
erkek ne yapar bilemiyorum; kendine de hastalık geçer diye gizlice
sıvışmanın yollarını mı arar, yoksa ne kadar kahraman olduğunu mu
gösterir... (Öyle ya, işin içinde mikrop ve de virüslere yabancı olmayan bir
insan, tersine daha cesur ve de korkusuz mu olmalıdır?)
"En kahraman sevgili"yi yaşamak istediğimden; belki de birkaç gün uzak
durmaya pek katlanamadığımdan, pek uzun sürmedi bizim cinsel perhiz. Hatta
sonraki günlerde sevişmelerimiz sanki bir veba ortamındaymış gibi, daha bir
başkaldırı ve şehvet kazandı.
İşte tam o günlerin arsızlık ve de sınırsızlığına rastlar. Nasıl olduysa,
"Bir bakalım, ne çıkar?" krizine tutulduk Sarılık sağanağını henüz yeni
atlatmıştık ki, bu kez elde el feneri, yüzde her an değişen olumlu olumsuz
anlamlar; tam olarak ne aradığımı bile bilemeden, kendimi çevresinde
tedirgin dolaşıp da pek içerilere göz atamadığım yasak bahçenin kapı
aralığında buluverdim.
Epey gözlemden sonra işin içinden çıkamadım ve "Pek belli değil!" dedim.
Ne demek "pek belli değil?" Bozulmuş mu, bozulmamış mı; yanıtlanması gereken
şey bu oysa.
Olmak ya da olmamak gibi! Bir yumurtanın ya da sosisin sağlam ya da bozulmuş
olması gibi. Yemeli mi, yoksa çöpe mi atmalı? Asıl mesele burda!
"Kavun değil ki koklayasın!" derler, ta çocukluk günlerimden anımsarım. Oysa
işte yakınındayım, koklayacak denli üstelik. Unutmamam gerek; sorumluluğu
bana ait olan bir şeyin "teftişi" bu!
Aslında işin içinden sıyrılmak da çok kolay;
"Yoksa sen bir başkasıyla?" - "bak benim ne denli dikkatli olduğumu
bilirsin..." - "hiç seni zorladığım oldu mu?"
"Pek belli değil!" dedim ve çıktım işin içinden.
Zavallı sevgilim! Koca tıp bilimi ve ben, seni sarılık olmadığına inandırdık
da, işte o "mesele"de sana bir "netice" veremedik, yazıklar olsun bize!
O gün bugün, ne zaman eğilip kulaklarını çeker gibi o güzelim deri
parçacığını gererek görüntüyü BOZUK/SAĞLAM ikilemine indirgesem, sen
geliyorsun aklıma.
Tabii o günün üstüne korkunç bir deneyim ve tanımlama yeteneği kazandı o
zavallı şaşkın sevgili! Şimdi göğsümü gere gere söyleyebilirim, sapına kadar
sağlamdın sen sevgilim; yani bizim yaşlı meslekdaşların dedikleri gibi KIZ
OĞLAN KIZ'dın! (Ama bu nasıl bir sağlamlıktı ki, benimle çoşkulu ve de
sınırsız seksi de aynı zamanda yaşamıştın!)
Şimdilerde anlıyorum, asıl kutlanması gereken BEN'dim.
En son gördüğüm, kontrol amacıyla gelen genç bayan hasta, muayene sonrası
durumunu söylediğimde hiç şaşırmamış; "Zaten sinirime dokunuyordu, yaşamıma
yeni biri girmeseydi ben kendi ellerimle onu yok edecektim." demişti. O an
yine seni anımsadım
inan. Nerden nereye...
Yeni kuşak "sinirine dokunan bir illet" olarak kurtulmaya çalışıyor. Benim
ülkemde de birşeyler değişiyor; kesin! Ama ne kadar, nereye kadar? Katı
kuralcılığın olduğu ortamlarda birilerinin yine de "kazıklandıklarını"
düşünüyorum.
Ameliyat masasında kanserinden kurtulmak için her türlü derin doku
çıkarımını kabullenip de, "Ne olur benim bu yaşa dek hiç evlenmediğimi
unutmayın! Oraya bir zarar gelmez değil mi?" diye yalvaran gözlerle güvence
isteyen yaşlı bekar kadınları da görmüştüm.
"Kefenin cebi yok!" denirdi paranın giderayak öneminin olmadığını anlatmak
için. Ama belli ki kutsanmışlığa kefende yer vardı! O sırada yan ameliyat
odasında "kutsal
perdeye"
zarar vermeden yapılan "zorunlu kürtajlar" da gördüm. Eee o da asıl beceri
isteyen bir incelikti. Usta cerrahı mı, yoksa o an masada gururla yatan genç
kızı mı kutlamalı?
Doğumda nerdeyse bebek çıktı çıkacak, korkunç gözleriyle "Benim durumum ne
olacak, biz hiç birşey yapmadık, yani ilişkide bulunmadık bile. Zar ya
bebeğe engel olursa!?" diye sorular soran kadına mı... yoksa dışarda
bekleyen güçlü "erkek" kocaya mı şaşmalı? Demek ki kimileri daha doğarken
kutsal bahçenin çitini devirerek katılıyorlar aramıza.
"Çit meselesi" önemli. Sol kolu mühürlü kadınların o hazin bakışları yorar
çoğu zaman insanın ruhunu. İlişkinin ne olduğundan daha çok, yani kutsal
bahçenin meyvelerinden çok, hemen girişteki çit önemlidir çünkü.
Kahrolası çit hemen her zaman şaşırtmalarla doludur. Tıpkı belediye
parklarının o gördüğümüz çeşit çeşit çitleri gibi! Kimisi eğil başını gir
içeri, sivri dikenlere dokunmazsın bile. Ne sana ne çite birşey olmaz. Ama
bazısı büyükkent belediyelerinin otobüse "tahsisli" yolları gibidir.
Kaldırsan ayağını aşamaz, altından geçmek istesen geçemezsin! "Şimdi bak
kardeşim çitten birileri geçmiş de olabilir, geçmemiş de..." - "Peki ne
diyeceğiz, bahçeye tecavüz olmuş mudur?" - "Çite göre konuşursak
olmamıştır, ama olmuş olsa bile iz oluşmamış da olabilir?!" - "Ya olduysa?"
Yeni bir sorun; eğer çit on gün içinde aşılmaya kalkışılmışsa ancak onu
söyleyebiliriz. Şayet 11 gün önce ya da 111 gün önce bir şey olmuşsa, ikisi
de aynı kabul edilir! (Hekim ola ki "12 gün önce ilişki olmuştur" derse;
hekime "Yoksa siz de orda mıydınız?" diye sorarlar.)
Kuşkucu sevgilim "Pek belli değil!" sözümden sonra, artık ilişkimizdeki
herşeyin daha belli olmasına özen gösteriyordu. Bu "mesele" de benim kafamı
yeterince karıştırmaya başlamıştı.
Çok geçmeden birkaç gözlem sonrası diplomamızı elimize tutuşturdular.
O dönemlerde Adalet Bakanı gazetenin birine demeç vermişti; "Kimse kendi
isteği olmadan o tür muayeneye tabii tutulamaz!" deniliyordu. O gazete
haberini kesip, bir süre makam masamda sakladım. Ama nedir ki Anadolu'da
kendi isteği olmayan bir "taraf" göremedim.
Orta Anadolu'da "mesele" biraz yumuşamış, yıkılması gereken çit olmaktan
çıkarak, "beceriksiz" erkeklerin arkasına kolayca gizlendikleri bir perde
durumuna gelmişti.
Bir "TUTUK" sözüdür gidiyordu. "TUTUK" çıkmıştı kız, hadi bakalım yaka paça
doğru hekime. Tutuklanan yine kadınlardı. Ama bu kez sol kol mühürlü değil,
kendi isteğiyle, tüm "cemaat" bir arada! Hem de ertesi sabahı beklemeden,
gecenin birinde, ikisinde. Hatta akşam ezanı yeni okunuyorken...
Kendi köylerinden yaşlı bir ebe mi uydurmuş, yoksa gözü dönmüş yaşlı bayan
hekim mi; özellikle yaz aylarındaki düğün derneklerde üç gelinden biri
"tutuk" çıkıveriyordu!
Sonuç olarak üç gelinin birine "jilet atmak" (evet deyim aynen böyledir)
gerekiyordu. Artık bistürinin ucu nereye dayanıyorsa, mutlak birkaç damla
kan akıtılmış "mesele" çözülmüş oluyordu! Gerçekte ise, "beceriksiz damat",
ancak bu yolla yeteri kadar zaman kazanıyordu.
Birşeyler değişiyor... Orta Anadolu'da çoğu insan artık kanlı çarşafın
peşine düşmektense, "tutuk" olayının arkasına saklanmayı yeğliyor. "Tutuk
mu?" sorusu, küçük çocuklardan yaşlı köy insanlarına dek hemen herkesce
bilinen bir dertti.
Oysa çoğu, "erkek etken"in hiç gizlenemediği dramatik yenilgilerdi.
Genç kız "ereksiyonu" bile bilmezken, deneyimsiz erkeğin şaşkınlığı ve
telaşı sonunda, yine de yargılanan kadının kendisi oluyordu işte!
Benim fırsatçı orta aydın hekimim ya da kolay inanan köy ebem, bu kez yeni
bir anlayışı; daha çok da kendi çıkarı için yaratıp büyütüyordu; Üçün biri
tutuktu gelinlerin.
"Kesmeye biçmeye gerek yok!" diyordum. "Bu iki deneyimsiz insana biraz zaman
verin. Bırakın kendileri birbirlerini tanısınlar. Nasıl olsa olacak bu
iş..."
Bu gibi sözler, "jilet atmak" kadar etkili olamıyordu. (Toplumsal dengenin
kendi gizil diyalektiği mi bunu gerektiriyordu, bir türlü çözememiştim!)
Gençkızın bir kez canı yandı mı; hele bir de kan aktı mı; "mesele" bitiyor,
"beceriksiz" damat ise yaşadığı "kısır döngü"den bir şekilde
kurtuluveriyordu. (Ben hekim olmama karşın, olayın bu kadar hızlı
çözümlenmesine şaşırıyordum.)
"Tutuk" diyerek gelinlerini getiren, her gün öğüt dinleyip giden ailenin
büyükleri, sonunda beni bir kenara çekip akıl vermişlerdi:
"Bu böyle olmayacak. Senin de bir şey yaptığın yok. Parası neyse verelim, bu
çocuklar mağdur durumda kalmasınlar. Şu işi senin şuracıkta, sen
başlarındayken yapıversinler!"
Artık bıçak kemiğe dayanmıştı, farkındaydım. Ama benim kendi ekmek teknemin
buluşma yeri olamayacağını da bir şekilde belirtmeliydim!
Sonuç vermeyen öğütleri bırakıp, ilk kez gözleme dayalı ikili ders
uygulamasındaydı sıra.
Delikanlıya "burası şu, şurası da bu" diyerek yapılan "çevremizi tanıyalım"
yollu gezintide, genç kız kendi gövdesine verilen bu önemden fazlasıyla
onurlanmış, erkekse ellerini beline dayayıp, gözlerini oraya dikerek; "Ohoo!
Bundan kolay ne var! Ben bunu yaparım!" demişti.
Genç damat anlatıyordu: her sabah gelinin erkek kardeşi eve gelip de kızı
mutfağa çekiyor, "Nasıl var mı bir haber?" diye soruyordu. Üstelik gelin,
"Tamam, oldu!" demediği için de küfredip selamsız sabahsız kapıyı çarparak
gidiyordu. Sinirleri bozulmuştu damadın bir kerre; olmuyordu işte! Delikanlı
bir süre geldi gitti muayeneye. Ama anladım ki ikimizden birinin aradan
çıkması gerekiyordu! Ya damadın korkulu düşü kayınbirader, ya da pek yararı
olmadan sırrını bilen hekim! Nitekim kayınbiraderin düğün evine sabah viziti
yapmadığı bir günün öğle sonrası "mesele" bitirilmişti.
Genç kızlar, hücrelerinden yeni çıkarılmış bir tutuklu gibi ("tutuk" sözüne
yakışırcasına) gelirlerdi. Hiç anlayamadığım bir şey; çoğu zaman kızın
yanında damat olmaz, onun yerine damadın erkek kardeşi ya da bu kalabalığı
taşıyan dolmuş şoförünün ta kendisi bulunurdu! Eğer damat varsa, damadın
yanında onun en yakın mahalle arkadaşı, ya da birkaç meyhane arkadaşı
mutlaka "olayın tanıkları" amacıyla yer alırlardı. Bugün birinin derdi ise,
yarın mutlaka bir başkasının olacaktı! Ve böylece yanlış olan gelenek
kuşaktan kuşağa ulaşacaktı!
"Tutuk oyunu"na onların istediği gibi katılamadığımdan bana kızıp, "Bir şey
yaptığın da yok senin!" diye öfkelenirlerdi.
Şimdilerde o kuru kırçıl kasabada kimler ne yapıyordur, bilemiyorum. Ama
bildiğim birşey; toplum kendi sibobunu en güzel biçimiyle kendisi
oluşturuyordu.
Benim kuşkucu eski sevgilim, senin durumunu el feneriyle anlamaya
çalıştığımız günden bugüne, aslında pek şazla şey değişmedi. O genç bayan
hastam onurlu bakışıyla, "Zaten sinirime dokunuyordu, kendim
halledecektim..." dese bile, bu böyle.
Yine bir yerlerde mikroskop altında erkek hücre aranıyor... Altı ayda bir,
arabaların rod balans ayarı gibi "birşey olmuş mu?" denilerek "check-up"
isteniyor.
Eylül 1991, İstanbul
(KİM Dergisi - Ekim 1992)
|