Kitaptan
bir öykü:
HOROZ
VAKTİ HİKAYECİLERİ
Tam odama çekilip yatacaktım
ki aykırı bir şey oldu.
Tuhaf!
Her gece yaptığım gibi
aynanın karşısına geçmiş dişimi fırçalıyordum. Akşamki şarabın
kekremsi tadı gitmemiş, dilimin köküne yapışmıştı sanki.
İşte tam o anda ayrımsadım:
Aynada müthiş bir görüntü
değişimi oldu. Alnıma düşen saçların yerinde yeller esiyordu!
Bir an alnım parladı
aynada. Saçsız, dazlak biri beliriverdi. Göz kapaklarımın
altları şişti. Alnımda kırış kırış izler!
Gözlerimi kısarak baktım.
Sarı tel çerçeve gözlüklerin yerini, camları şişe camı gibi
kalın, koyu kahverengi sellüloid bir gözlük çerçevesi almıştı.
İçkiyi fazla kaçırmıştım,
düş görüyordum, kendi kendime bir oyun kurmuştum... Bunda
şaşacak ne vardı.
Derken iç odadan hırıltılı
bir kadın sesi yükseldi:
«Daha sürecek mi o
allanın belası tuvalet keyfin!»
Yüzüme soğuk sular
çarptım. Duymamaya, görmemeye çabaladım. Kötü bir oyundu
bu benimki. Kendi kendime bir ızdırap. Başka bir şey olamaz!
Lavabonun yanındaki
havluya başımı kaldırmadan uzandım. Niyetim aynayla göz göze
gelmemek. Havluyu yüzüme kapatıp, kurulanarak iç odaya
ilerledim. Bu düş artık bitsin istiyorum. Havluyla
kurulandıkça ferahlıyorum. Bir çeşit mide spazmı gibi, beyin
spazmı bu, gelip geçici. Gerçeği bîr ucundan şöyle bir
yoklayan, sıradan bir beyin spazmı. Belki lavaboda uzun süre
soğuk suyla oyalandım, başımı fazla eğik tuttum, beynime az
kan gitti. Dedim ya; bir tür beyin spazmı, gelip geçecek türden bir karabasan!
Havluyu yüzümden çekip, odanın
orta yerinde duran yatağıma bakınca beynimden vurulmuşa döndüm!
Yatağın üzerinde sereserpe
bir kadın yatıyordu. Alabildiğine rahat, üstelik beni bile yok
sayacak denli kendine dönük; bir elinde cımbız, iki kaşının arasındaki
kılları yoluyordu aynada.
Benim okurum çok iyi bilecektir
ki, bu Öykü daha önceleri yazıldı, biliniyor, yaşandı.
Böyle başlayan bir öykünün
sonraki sayfalarında zorlama düşselliği bırakmak ve asıl Öyküye
girmek en iyisidir.
ASIL ÖYKÜ
Bir gece vakti, beş ve yedi
yıl aralarla ölmüş İki ayrı yazarın, aynı öyküyü, farklı tarihlerde
yayınlamış olduklarını ayrımsadım.
Belki bu gerçek değildi.
Ama böyle bir gizin ayırdına varmış olmak, bende tanımı güç bir
denge oluşturuyordu. Dengenin o doyumsuz hafifliğini yitirmek istemeyecektim.
Bende bir kibrit alevinin
yanması gibi hemen, bir çırpıda parıldayan bu «iz sürme tutkusu»
kolay terk edilecek türden olamazdı.
Varsayım da olsa, bunun öyküsünü
kurmalıydım.
Yazar M. Renda, 19... yılında
Yazın Dili dergisinde, beni yıllarca üzerinde düşündürecek, belki
öyküyle hiç ilgisi olmayan düşler kurduracak ve giderek bana ilintisiz
öyküler yazma heyecanı verecek bir öykü yayınlamıştı. Öykünün adını
bunca yıl sonra anımsamam güç. Ama aradan geçen yılların da etkisi
ile, o öyküyü yüzlerce kez yeniden ürettim. Öykü öylesine başkalaştı
ki, o öyküyü anımsayan, bilen birini bulabilmek olanaksızlaştı.
Farklı dönemlerde ilgi duyduğum
bir başka yazar; O. Ay, ne yazık ki öldükten sonra üzerinde durulan
kitaplarıyla ilgi çekebilmiştir. Yine o öldükten sonra sahnelenen
bir oyununda, baş oyuncunun seyirciye dönüp «Niye böyle yapıyorsun
sevgili milletim!» repliği usumdan silinmez. Ne zaman, bir içki
sohbeti «Halk niye böyle ya-par?»a gelse, ben bu repliği anımsatırım.
Nedir ki kimse üzerinde durmaz bunun. Söz yalnız beni gülümsetir
hüzünle, bunu bilirim.
M. Renda, sevgili O. Ay'ın
ölümünden iki yıl sonra aramızdan ayrıldı. O, benim ne çalışma arkadaşımdı,
ne de içki dostum. Hani aramızdan derken, edebiyat çevresinde ismini
«ayrılanlar» bölümüne yazdırdı demek istiyorum.
Renda'nın düşsel kurgusu
da, Ay'ın unutulmaz repliği de beni bırakmadı. Ama onların bende
bıraktıkları anılar başkalarınca da paylaşılmadı.
Elime, geçende O. Ay'ın yeniden
basılan bir kitabı geçti. Bende eski baskısı olmasına karşın aldım.
Yeni baskının kapağı bile yeniden almama yetti. Üstelik kitabın
arka kapağında bir not: «Bu kitapta, şimdiye dek hiç yayınlanmamış
bir öyküsü de yer almaktadır; 'Horoz Vakti Hikayecileri'.»
İlkin en sondaki, hiç yayınlanmamı?
olduğu belirtilen öyküyü okudum.
Ne oldu beğenirsiniz? Bu
öykü, o benim yakamı bırakmayan düşsel kurgunun ta kendisi değil
mi!
Nasıl şaşırmam. Ben bu öyküyü
19... da, üstelik o zamanlar O. Av'ı tanımazken, M. Renda imzası
ile okumadım mı! Okumakla da kalmayıp orda burada, içki masalarında
anlatıp durmadım mı!
Belleğim besbelli oyun ediyor,
hep yapar bunu.
Gecenin geç vakti, kilerdeki
kitap kolilerini açmak, o yılların dergilerini bir bir elden geçirip
Renda'mn «Horoz Vakti Hikayecilerini bir başka isimle yayınlanan
o benzer öyküyü bulup çıkarmak isteği, içimi kemirmeye başladı.
Hangisi önce yazdı? O. Ay
yazdı ise, o ilk çıkan kitabında, M. Renda'mn yaşadığı yıllarda
yayımlanan kitapta bu öykü niye yer almadı?
Bu öykü M. Renda'nın değil,
ve belleğim beni yanıltmıyorsa; o dönemde O. Ay'ın edebiyat çevrelerinde
bulunmamasını nasıl açıklamak gerekir? Yoksa O. Ay henüz tanınmadığı
bir dönemde, yazdığı bu öyküyü M. Renda'nın imzasıyla mı yayımladı?
Peki Renda niçin karşı çıkıp bu öykü benim değil demedi? Aralarında
böylesi bir anlaşma mı vardı? Hiçbiri doğru değildi de, ben, iki
ayrı öykünün ortak düşselliklerinden kendim için yeni düşler mi
üretmiştim bugüne dek.
Bakın şu işe ki, sonuçta
iki öykücünün, iki ayrı öyküsünde yer alan ayrıntı gelip gece vakti
beni yakalayıveriyordu.
Şu an lavabonun başındayım,
dişlerimi fırçalıyorum.
Ödüm kopuyor başımı kaldırıp
aynaya bakmaya.
Bugünlerde, benzeri şeyler
çok sık yaşanıyor olsa gevrek.
Bir öykü okudum: Yazar (birinci
tekil) evine geliyor. Kapıda hizmetçi karşılıyor. «Nerde kaldınız
hanımım?» diyor, «İçerde Şinasi bey sinir küpü oldu, çok gecikti-Yazarımız
donup kalıyor: Şinasi bey de kim? Başını uzatıp bakıyor; adamın
biri koltukta ayaklarını uzatmış, gazetesini okuyor. «Nerde kaldın
karıcım, hani bu akşam Sinekli Bakkal filmine gidecektik.» diyor.
Yıl 19—. Televizyon yok henüz. Vb. Vb.
Bir film izledim: Kadın banyoda
saçlarını şampuanlıyor şampuanlıyor, derken gözüne kaçıyor, acı
acı yanıyor gözleri. Gözlerini açıp bakıyor ki bir başka evde bir
başka yaşamın orta yerinde, zibidi bir koca haykırıyor; «Yemek!»
diyor, bir çocuk zırlıyor; «Kakam geldi!» Bir kaknem kocakarı dırlanıyor;
«Hadi artık kıpırda biraz gelin olacak tembel!»
Öykünün tarihi malum. Filmin
ortaya çıktığı zaman belli. Ne var bunda, rastlantı, ya da bir tür
bilgisayar oyunu; kodlamalar aynı olunca çıkan denklem niye aynı
olmasın!
Fakat benim usumu yoran şey
başka.
M. Renda mı yazdı «Horoz
Vakti Hikayecileri»ni, yoksa O. Ay mı yazıp uzun yıllar sakladı,
ölünce karısı, yeniden basılan kitaba ekleyiverdi?
Şinasi bey, o şampuanlanan
kadının gerçekten kocası mıydı, yoksa bizim öykücümüz kaynanasının
dediği denli «gelin olacak tembel» kadının teki miydi? Ben su şırıltısını
dinlerken duyar gibi olduğum o hırıltılı kadın sesini, yıllardır
tek başıma yaşadığım evin içinden atamamıştım da; alnımın açılıp
önleri kelleşen başımı hep görmezden mi geliyordum?
Bunların hangisi gerçekti?
Edebiyat tarihçileri belirlemeliydiler;
GERÇEK HOROZ VAKTÎ
HİKAYECİLERİ KİMLERDİ?
Bu soru yanıtlandığında,
inanıyorum ki, hak yemez bir tarihçi, uzunca tutacağı horoz vakti'cilerin
listesinin sonlarına, ürkmeden, hiç de kararsızlık çekmeden, benim
de adımı ekleyecektir.
Şubat, 1987, Ankara.
|