"AMACIMIZ, SİTEMİZDE KONUKLARIMIZIN GERÇEKTEN YARARLANABİLECEĞİ SAYFALARIN YER ALMASIDIR. SİTEMİZDE BU SAYFALARIN BİR DOKTOR'A AİT OLMASI NEDENİYLE, SADECE MEDİKAL KONULARI İÇERECEĞİNİ DÜŞÜNENLERE, HEMEN "YANILIYORSUNUZ!" DEMEK İSTİYORUM. DOKTORUMNERDE DE, SİZİ BAZEN GÜLDÜRECEK AMA MUTLAKA DÜŞÜNDÜRECEK PARAMEDİKAL İÇERİK DE YER ALMAKTADIR."
Dr. Ali Nurettin Gürses

İçindekilerMedikal ParamedikalEdebiyat

 

TOMRİS UYAR'DAN MEKTUP

Ropörtajlar

Arşiv

...diğer öyküler

Parfüm Fendi (Öykü)

  Horoz Vakti Hikayecileri

31 Numara - Saniye Hanım

 

EDEBİYAT        

öykü yazarı olarak     Ali Nurettin Gürses   

ArşivRopörtajlarTOMRİS UYAR'DAN MEKTUP

                                                                                                                             diğer öyküler için 

Kitaptan bir öykü:

HOROZ VAKTİ HİKAYECİLERİ

Tam odama çekilip yatacaktım ki aykırı bir şey oldu.

Tuhaf!

Her gece yaptığım gibi aynanın karşısına geçmiş dişimi fırçalıyordum. Akşamki şarabın kekremsi tadı gitmemiş, dilimin köküne yapışmıştı sanki.

İşte tam o anda ayrımsadım:

Aynada müthiş bir görüntü değişimi oldu. Alnıma düşen saçların yerinde yeller esiyordu!

Bir an alnım parladı aynada. Saçsız, dazlak biri beliriverdi. Göz kapaklarımın altları şişti. Alnımda kırış kırış izler!

Gözlerimi kısarak baktım. Sarı tel çerçeve gözlüklerin yerini, camları şişe camı gibi kalın, koyu kahverengi sellüloid bir gözlük çerçevesi almıştı.

İçkiyi fazla kaçırmıştım, düş görüyordum, kendi kendime bir oyun kurmuştum... Bunda şaşacak ne vardı.

Derken iç odadan hırıltılı bir kadın sesi yükseldi:

«Daha sürecek mi o allanın belası tuvalet keyfin!»

Yüzüme soğuk sular çarptım. Duymamaya, görme­meye çabaladım. Kötü bir oyundu bu benimki. Kendi kendime bir ızdırap. Başka bir şey olamaz!

Lavabonun yanındaki havluya başımı kaldırmadan uzandım. Niyetim aynayla göz göze gelmemek. Havluyu yüzüme kapatıp, kurulanarak iç odaya ilerledim. Bu düş artık bitsin istiyorum. Havluyla kurulandıkça ferahlıyorum. Bir çeşit mide spazmı gibi, beyin spazmı bu, gelip geçici. Gerçeği bîr ucundan şöyle bir yoklayan, sıradan bir beyin spazmı. Belki lavaboda uzun süre soğuk suyla oyalandım, başımı fazla eğik tuttum, beynime az kan gitti. Dedim ya; bir tür beyin spazmı, gelip geçecek tür­den bir karabasan!

Havluyu yüzümden çekip, odanın orta yerinde du­ran yatağıma bakınca beynimden vurulmuşa döndüm!

Yatağın üzerinde sereserpe bir kadın yatıyordu. Alabildiğine rahat, üstelik beni bile yok sayacak denli kendine dönük; bir elinde cımbız, iki kaşının arasındaki kılları yoluyordu aynada.

Benim okurum çok iyi bilecektir ki, bu Öykü daha önceleri yazıldı, biliniyor, yaşandı.

Böyle başlayan bir öykünün sonraki sayfalarında zor­lama düşselliği bırakmak ve asıl Öyküye girmek en iyisidir.

ASIL ÖYKÜ

Bir gece vakti, beş ve yedi yıl aralarla ölmüş İki ayrı yazarın, aynı öyküyü, farklı tarihlerde yayınlamış olduklarını ayrımsadım.

Belki bu gerçek değildi. Ama böyle bir gizin ayırdına varmış olmak, bende tanımı güç bir denge oluşturuyordu. Dengenin o doyumsuz hafifliğini yitirmek istemeyecektim.

Bende bir kibrit alevinin yanması gibi hemen, bir çırpıda parıldayan bu «iz sürme tutkusu» kolay terk edilecek türden olamazdı.

Varsayım da olsa, bunun öyküsünü kurmalıydım.

Yazar M. Renda, 19... yılında Yazın Dili dergisinde, beni yıllarca üzerinde düşündürecek, belki öyküyle hiç ilgisi olmayan düşler kurduracak ve giderek bana ilintisiz öyküler yazma heyecanı verecek bir öykü yayınlamıştı. Öykünün adını bunca yıl sonra anımsamam güç. Ama aradan geçen yılların da etkisi ile, o öyküyü yüzlerce kez yeniden ürettim. Öykü öylesine başkalaştı ki, o öyküyü anımsayan, bilen birini bulabilmek olanaksızlaştı.

Farklı dönemlerde ilgi duyduğum bir başka yazar; O. Ay, ne yazık ki öldükten sonra üzerinde durulan ki­taplarıyla ilgi çekebilmiştir. Yine o öldükten sonra sah­nelenen bir oyununda, baş oyuncunun seyirciye dönüp «Niye böyle yapıyorsun sevgili milletim!» repliği usumdan silinmez. Ne zaman, bir içki sohbeti «Halk niye böyle ya-par?»a gelse, ben bu repliği anımsatırım. Nedir ki kimse üzerinde durmaz bunun. Söz yalnız beni gülümsetir hüzünle, bunu bilirim.

M. Renda, sevgili O. Ay'ın ölümünden iki yıl sonra aramızdan ayrıldı. O, benim ne çalışma arkadaşımdı, ne de içki dostum. Hani aramızdan derken, edebiyat çevresinde ismini «ayrılanlar» bölümüne yazdırdı demek istiyorum.

Renda'nın düşsel kurgusu da, Ay'ın unutulmaz repliği de beni bırakmadı. Ama onların bende bıraktıkları anılar başkalarınca da paylaşılmadı.

Elime, geçende O. Ay'ın yeniden basılan bir kitabı geçti. Bende eski baskısı olmasına karşın aldım. Yeni baskının kapağı bile yeniden almama yetti. Üstelik kitabın arka kapağında bir not: «Bu kitapta, şimdiye dek hiç yayınlanmamış bir öyküsü de yer almaktadır; 'Horoz Vakti Hikayecileri'.»

İlkin en sondaki, hiç yayınlanmamı? olduğu belirtilen öyküyü okudum.

Ne oldu beğenirsiniz? Bu öykü, o benim yakamı bırakmayan düşsel kurgunun ta kendisi değil mi!

Nasıl şaşırmam. Ben bu öyküyü 19... da, üstelik o zamanlar O. Av'ı tanımazken, M. Renda imzası ile oku­madım mı! Okumakla da kalmayıp orda burada, içki masalarında anlatıp durmadım mı!

Belleğim besbelli oyun ediyor, hep yapar bunu.

Gecenin geç vakti, kilerdeki kitap kolilerini açmak, o yılların dergilerini bir bir elden geçirip Renda'mn «Horoz Vakti Hikayecilerini bir başka isimle yayınlanan o benzer öyküyü bulup çıkarmak isteği, içimi kemirmeye başladı.

Hangisi önce yazdı? O. Ay yazdı ise, o ilk çıkan kitabında, M. Renda'mn yaşadığı yıllarda yayımlanan kitapta bu öykü niye yer almadı?

Bu öykü M. Renda'nın değil, ve belleğim beni yanıltmıyorsa; o dönemde O. Ay'ın edebiyat çevrelerinde bulunmamasını nasıl açıklamak gerekir? Yoksa O. Ay henüz tanınmadığı bir dönemde, yazdığı bu öyküyü M. Renda'nın imzasıyla mı yayımladı? Peki Renda niçin karşı çıkıp bu öykü benim değil demedi? Aralarında böylesi bir anlaşma mı vardı? Hiçbiri doğru değildi de, ben, iki ayrı öykünün ortak düşselliklerinden kendim için yeni düşler mi üretmiştim bugüne dek.

Bakın şu işe ki, sonuçta iki öykücünün, iki ayrı öy­küsünde yer alan ayrıntı gelip gece vakti beni yakalayıveriyordu.

Şu an lavabonun başındayım, dişlerimi fırçalıyorum.

Ödüm kopuyor başımı kaldırıp aynaya bakmaya.

Bugünlerde, benzeri şeyler çok sık yaşanıyor olsa gevrek.

Bir öykü okudum: Yazar (birinci tekil) evine geliyor. Kapıda hizmetçi karşılıyor. «Nerde kaldınız hanımım?» diyor, «İçerde Şinasi bey sinir küpü oldu, çok gecikti-Yazarımız donup kalıyor: Şinasi bey de kim? Başını uzatıp bakıyor; adamın biri koltukta ayaklarını uzatmış, gazetesini okuyor. «Nerde kaldın karıcım, hani bu akşam Sinekli Bakkal filmine gidecektik.» diyor. Yıl 19—. Televizyon yok henüz. Vb. Vb.

Bir film izledim: Kadın banyoda saçlarını şampuanlıyor şampuanlıyor, derken gözüne kaçıyor, acı acı yanıyor gözleri. Gözlerini açıp bakıyor ki bir başka evde bir başka yaşamın orta yerinde, zibidi bir koca haykırıyor; «Yemek!» diyor, bir çocuk zırlıyor; «Kakam geldi!» Bir kaknem kocakarı dırlanıyor; «Hadi artık kıpırda biraz gelin olacak tembel!»

Öykünün tarihi malum. Filmin ortaya çıktığı zaman belli. Ne var bunda, rastlantı, ya da bir tür bilgisayar oyunu; kodlamalar aynı olunca çıkan denklem niye aynı olmasın!

Fakat benim usumu yoran şey başka.

M. Renda mı yazdı «Horoz Vakti Hikayecileri»ni, yoksa O. Ay mı yazıp uzun yıllar sakladı, ölünce karısı, yeniden basılan kitaba ekleyiverdi?

Şinasi bey, o şampuanlanan kadının gerçekten koca­sı mıydı, yoksa bizim öykücümüz kaynanasının dediği denli «gelin olacak tembel» kadının teki miydi? Ben su şırıltısını dinlerken duyar gibi olduğum o hırıltılı kadın sesini, yıllardır tek başıma yaşadığım evin içinden atamamıştım da; alnımın açılıp önleri kelleşen başımı hep görmezden mi geliyordum?

Bunların hangisi gerçekti?

Edebiyat tarihçileri belirlemeliydiler;

GERÇEK HOROZ VAKTÎ HİKAYECİLERİ KİMLERDİ?

Bu soru yanıtlandığında, inanıyorum ki, hak yemez bir tarihçi, uzunca tutacağı horoz vakti'cilerin listesinin sonlarına, ürkmeden, hiç de kararsızlık çekmeden, benim de adımı ekleyecektir.

Şubat, 1987, Ankara.


 

 

 

 

 

 

 

 

ALİ NURETTiN GÜRSES

1957 doğumlu olup 1980'de Ege Tıp Fakültesi'ni bitirdi, iki yıl pratisyen hekimlik yaptı, 1983'de Hacettepe Tıp'ta asistanlığa başladı, 1988'de Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı olarak Orta Anadolu' nun bir kasabasında «mecburi hizmet» üstlendi.

70'li yıllarda öykü, sahne oyunu yazıyordu, amatör/profesyonel oyunculuk yaptı, 1979'da izmir'de Yeni Sanat dergisinde çalıştı, 80'li yıllarda ise Sanat Olayı, Yeni Düşün, Üçnokta, Varlık, Kadın gibi çeşitli dergilerde öyküleri yayınlandı.

"... hikayelerinde, işlenmiş bir konunun öykülenmesinde, ne değişik yöntemler kullanılabileceğini; ayrıca, duygu ve düşüncelerin metne nasıl 'yedirilebileceğini', başarıyla gösteriyor."

ATTİLA İLHAN

"Çağımızın yazınsal gerçekciği üzerine çeşitli tanımlar, öneriler, tartışmalar yapıladursun, Ali Nurettin Gürses, aslolan üründür diye ortaya koyuyor öykülerini. Fantastik olan ile ironik olan, düş ile gerçek, Kafkacıl atmosfer ile alegori iç içedir onun öykülerinde. İnsan teki'nin kendini tanıması, gerçekleştirmesi doğrultusunda bir olanak sunuyor yazar."

AHMET TELLİ

TOMRİS UYAR'DAN MEKTUP

Ropörtajlar

Arşiv

...diğer öyküler

Parfüm Fendi (Öykü)

31 Numara - Saniye Hanım

 

 

Hastane: AHU HETMAN HASTANESİ MARMARİS  Tel.: 252 417 77 77   Cep: 532 414 21 10   E-mail: dralinuri@hotmail.com

© 2003 Designed