 |
 |
"AMACIMIZ,
SİTEMİZDE KONUKLARIMIZIN GERÇEKTEN YARARLANABİLECEĞİ SAYFALARIN
YER ALMASIDIR. SİTEMİZDE BU SAYFALARIN BİR DOKTOR'A AİT OLMASI
NEDENİYLE, SADECE MEDİKAL KONULARI İÇERECEĞİNİ DÜŞÜNENLERE,
HEMEN "YANILIYORSUNUZ!" DEMEK İSTİYORUM. DOKTORUMNERDE
DE, SİZİ BAZEN GÜLDÜRECEK AMA MUTLAKA DÜŞÜNDÜRECEK PARAMEDİKAL
İÇERİK DE YER ALMAKTADIR."
Dr. Ali Nurettin Gürses
|
|
    |
|
GÜNLÜK YAZILAR
ANG, oldum olası kendini
bir öykü kişisi gibi yaşar.. yaşarken iç ses
ile öyküler yazar, ama bu öyküler bir türlü kağıda/ekrana
geçemez... bunu, yazma hızının, beyinde öyküleme hızına asla
yetişememesi olarak açıklar.. ve bir gün tüm bunların yazıya
dönüşüvereceğine inanır... onu sağlayacak yaşam
yavaşlığını inançla bekler... Bu gündökümleri bu
bekleyişin küçük izlemleridir. |
ALİ NURETTiN GÜRSES
GÜNLÜK YAZILAR
GÜNDÖKÜMÜ 2009 |
29 Ekim 2009 Perşembe
ÇEVRİMİÇİ SÖYLEŞİ
Yaşları 50’yi geride bırakmış, ama hiç yaşlanmayacakmış
gibi geleceğe bakan iki insanın, arada buluştukları bir kır kahvesindeki
konuşmaları…
Başlık bu olsa, belki kıyıdan beriden okur toplayabilir bu yazı.
Ama doğrusu bu değil.
Bu iki insan, 50’sinde internet kullanmanın çoşkusu ile, yazarak içlerini
döküyorlar.
Internette yazışmak bir yanı ile monolog özellik taşır. Siz konuşurken, o da
konuşuyor, ama siz onu duymuyor ve yazmaya dem ediyorsunuz,
Tâ ki noktayı koyunca kaldırıp başınızı ekranda onun ne dediğine
bakıyorsunuz… Hele son noktayı koyup ENTER’e henüz basmamış iseniz…
Onun siz bunları yazarken ne dediğine göz gezdirip, son yazdıklarınıza
çekidüzen vermek zorunda kalabiliyorsunuz.
O gün de öyle oldu.
BİRİNCİ SÖYLEŞEN, yöresel bir ağız ile, kışkırtan bir giriş yaptı:
*Sevgili hocam özlettin gendini. De hadi gonuş gayri! De gidinin
Istanbollusu! dedi.
İKİNCİ SÖYLEŞEN (belli ki İstanbul’da yaşıyor),
“İstanbullu olamadım hocam.” dedi. “Hala Adana’yı özlüyorum. Bugün fırsat
olsa giderim.”
* * *
Adana güzel yer. bizim enişte öldüğünde bu yıl Adana havaalanına indim...
cenaze Mersinde’ydi... öğlen namaza camiide yetiştim... namaz sonrası
cenazeyi törenle mezarlığa taşıdık… baktım ordan eve geçiliyor, kimde
kalacağız belli değil; bizim birader karısı ile gelmiş, onlar belli ki
kalacaklar, bari ben kalmayayım dedim... dönüş biletim ertesi güne idi. cep
telefonundan ulaşıp biletimi aynı gün akşam saat 7’ye çektim... önümde 3-4
saatim var, büyük bir keyifle yeni açılmış form mersin alışveriş merkezine
girdim... orda bir adana götürdüm.. ne keyif! dükkanları gezdim... ölüm
durumlarında insanın duyguları galiba dibe vuruyor. cenazede ve de cenaze
sonrası sanki bir rahatlama oluyor… yaşamdan yeniden keyif alma gibi bir
hafif kaçamak duygular filizleniveriyor... geçende şairin biri, “cenaze
dönüşü insanın içi sevişmek istiyor!” gibi bir laf gevelemişti de, çok
üstüne gitmişlerdi. oysa bunda hafif bir gerçeklik payı var gibi. ben bizim
rahmetli Eşber’in cenazesini hatırlarım... teşvikiye camii avlusunda hep
tanıdık arkadaşlar... hatta sanki bir ilaç firmasının lansman (yeni ilaç
tanıtım) toplantısı gibi.. herkes birbirine nasıl işler, piyasa toparladı
mı, bu yılı çıkarabilecek miyiz, onu soruyor...
* * *
en son Adana’ya gittiğimde iki gün kebap yemiştim… uçakla döndüm. eve
geldiğimde soğan kokusundan içeri almayacaklardı.
* * *
nitekim baktım bizim şişman muhasebeci Ramazan da orda. “lan ne işin var
senin?” / “hocam Eşber bey de benim müşterimdi!” demez mi? (yoksa bu şişman
muhasebeci de biz mi önerdik nedir?)
* * *
haklısın hocam, cenazeler insana iyi geliyor; insan, “iyi ki onun yerinde
değilim!” diye düşünüp rahatlıyor herhalde.
* * *
Ramazan; "daha geçen hafta burdaydı rahmetli, Bodrum’dan gelmişti, mal
bölüşüm işi vardı, onu ayarlamıştım, kısmet değilmiş demek" dedi. biliyorsun
rahmetli, Bodrum’da vefat etti. gece yanında sevgilisi avukat kız varmış.
gece boyu mide yanması, reflüdür diyerek devamlı gaviscon şurup içmiş… bir
söylentiye göre de gece yatmadan önce viagra almış… bildik bir kalp
rahatsızlığı da yokmuş o güne kadar. ama şişmandı, çok içerdi, sigara
elinden düşmezdi… Bodrum’da ilk aylarda küfelik sarhoş olup da sırtta
taşıdıkları olurmuş… ama ertesi sabah çakı gibi, sanki o un çuvalı adam o
değilmiş gibi görevinin başında! avukatla da orda tanışmış… bir söylentiye
göre boşanma işine bakan avukatıymış. olur ya insan denize düşer ilk eline
gelen yılana sarılır o misal. 50’sinden sonra erkek milleti masada olsa
elinin erişebileceği su şişesinden öteye ulaşamaz, bulduğuyla yetinir…
neyse biz cenaze namazını kıldık. mezarlığa gitmek yerine bizim pis boğaz
şeflerden Cemal bey’in de önerisi ve de ısrarı ile teşvikiyenin en iyi
dönercisi hacı kebap'a girdik...
ölüm kolesterolden kalp sektesinden gelmişse de, baktım herkes bol tereyağ
gezdiriyor tabağına!
bu iş ince iş hocam. her ölenle biraz rahatlıyor muyuz nedir? oysa tersi
olmalı, değil mi?
bir torbanın içindeyiz ve yukardaki sırası geldikçe torbadan aramızdan
birini çekiveriyor! biz çıkmadık diye, sanki hiç çıkmayacakmışız gibi bir
rahatlama geliyor üzerimize.
güneye kaçtı diye, önce çok keyif almış... teknesini de İstanbul’dan çekip
getirmiş... ilk günleri güzelmiş, barlardan hiç çıkmazmış... hatta barlarda
sızıp altı okka eve taşıdıkları olurmuş...
sonra yaşamına buradan bir avukat girmiş... iyilermiş... bu arada seninki
muhasebecisi şişman Ramazan’la haberleşiyorlar, mallar bölünecek diye
muhasebeci aracılık yapıyor… karısı telekomunikasyon uzmanıymış, büyük kent
dışında asla olmazmış işi. “bana bir ev, bir araba bırak nereye gideceksen
git” demiş. bir ev, bir araba, bir 16 yaşında oğlan, bir golden köpek
herşeyi bırakmış; bir tek teknesini, bir de ceketini alıp çıkmış evden. daha
da bırakacak şeyi yokmuş nitekim.
benim anlamadığım ne biliyor musun? biz heriflerde de iş yok... sen Bodrum’a
kaçıp gelmişsin, iyi güzel... mal bölüşümü falan tamam, o işleri de en ince
ayarla götürsene.. ne takılıyorsun avukat kadına daha ilk günden. gez dolaş,
mevsimlik yaşa, ilik gibi ruslar var, hollandalılar var.
* * *
yok tabii. ilk günden teslim oluyoruz.
* * *
ben direnenini hiç görmedim!
* * *
sanki zar zor bulmuşuz gibi ilk günden teslim oluyoruz. karılar da akıllı.
hep anlatırım. nikah masasında imza atıyorsun. dönüp bakıyorsun. aaaa
yanında başka biri. nereye gitti ya! diyorsun. yok! bir daha geri dönüş de
olmuyor. sonra da çocuk falan. sen uyanana kadar çocuk olmuş oluyor zaten.
geçmiş olsun.
* * *
gerçi ben susunca senin konuşmana fırsat vermiş gibi oluyorum. tamam. ben
çok konuştum. sıra sende. anlat bakalım.
* * *
en son katıldığım cenaze töreni bizim kayınçonunki idi. evleri ayırmışlardı.
çok içerdi rahmetli. akşam 5 başlardı. çoğu gece işyerinde sızar kalırdı.
boşanmadan önceleri de, işyerine taşınmış gibiydi. o sabah sekreteri kapıyı
açtığında dişçi koltuğunda cansız bedenini bulmuş! o arayıp haber verdiydi.
mesleğini pek severdi, ama son zamanlarda hiç hastası kalmamıştı, bütün gün
ofisinde oyalanır – dışarı bile çıkmazdı. kim bilir onun da düşü, o koltukta
yaşama veda etmekmiş demek.
cenaze dönüşü nerden aklıma takılmışsa, “Ah İstanbul İstanbul olalı / Hiç
görmedi böyle keder / Geberiyorum aşkından / Kalmadı bende gururdan eser”
şarkısı kulağımda çınladı durdu.
o gün karar verdim; saat 5 oldu mu, kaçarcasına çıkıyorum işyerinden.
“gidecek tek yerimiz var, o da salonda bizi bekleyen zavallı kanepe!”
* * *
Yaşları 50’yi geride bırakmış, ama hiç yaşlanmayacakmış gibi geleceğe
bakan bu iki insan… bilgisayar ekranında yanıp sönen satır işaretine
bakarak, başladıkları gibi, sessizce “çevrimdışı”na geçtiler.
|